KARDELENLER

Onlarin her birini ayri ayri anlatmak nerdeyse olanaksizdir. Çünkü hepsi birbirine benzer. Henüz cemreler bile düsmeden, kisin hükmü sürerken sessiz kar örtüsü üstünde kimsenin beklemedigi bir zamanda açarlar. O kadar güzel, diri ve nadirdirler ki insan aglayabilir. Uçuk saridir renkleri. Titreyen iri taçyapraklarinda küçük kar taneleri isildar. Sabahin bilinmeyen bir saatinde birden açarlar. Karanlik topragin beyaz kabugunu çitirtilarla kirar, bir silkinisle kaldirirlar baslarini. Durur, saskinlikla dünyamiza bakarlar. Karli kiyilarda, uçsuz bucaksiz yaylalarda, dag göllerinin kiyilarinda. Bir tavsan bir avci ya da nereye gittigi belirsiz bir yolcu görür onlari. ``Kardelenler'' der, sevinçle ``bu yil daha da erken açtilar'' Daginik sari lekelere bakar bir süre. Koparmaya kiyamaz. Sabaha karsi öten ilk horozu düslerinde gören çocuk gibi, bakar ve gülümser yalnizca.

Oysa bilir, aksam kardelenlerin kisa yazgilarindaki yarisi karanlik yüzün tam ortasindan geçer. Yeryüzü henüz hazir degildir onlar için ve gök kapali. Gece, elindeki soguk ve agir tirpanla çogunu biçer. Karanlikta rüzgarin mi onlarin mi oldugu anlasilamayan hafif çigliklar duyulur. Kavrulmus yapraklariyla savrulurlar o yana bu yana. Arkalarinda, yaz kirlarindan geçmis çocuklarin saçlarindakine benzer bir günes kokusu kalir.

Ayri ayri anlatmak olanaksiz ama, birini hiç unutamiyorum. Güneydogu Anadolu'nun kaybolmus küçük mezarliklarindan birinin sararmis çayirlari üstünde çekirge yakalarken tanimistim. Bir çekirge avcisi bir kardelen. Toprak rengi kanatlarinin arasinda kirmizi parlak bir zar tasiyan çekirgelerden birinin pesindeydim. Bir türlü yakalayamiyordum. Birden onu gördüm. Küçük bir tümsegin üstünde, elindeki sopaya dayanmis bana bakiyordu. Bir tavsan, bir yaban hayvani gibi dümdüz ve merakla. On oniki yaslarindaydi. Saçlari günesten sararmisti. Ayaklarinda büyük postallar vardi. Bir süre izledi beni. Sonra bir kedi çevikligiyle atladi ve çekirgeyi yakalayip bana verdi. Arkadas olduk.

Küçük bir çobandi. Bir yilligina büyük çobanin yanina yardimci durmustu. Bir eseginden baska kimsesi yoktu. Bütün bir yaz sonu, hemen her gün onunla dolastik. Aliç yedik, kus avladik tavsan kovaladik. Uzak Akdenizden rüzgarin güz bulutlarini getirdigi bir eylül günü onunla birlikte ilk kez Karadag'a çiktim. Koca bir dagi bastan basa karartan simsiyah kayalardan birine oturduk, asagida sapsari uzanan vadiye baktik. Okullar açilmak üzereydi. Birkaç gün sonra kente gidecektim. Sopasiyla kayalarin arasindaki küçük toprak parçasini karistirdi. Ciddi bir yüzle ``Ben de okula gidecegim...'' dedi.

Inanmamistim ama dedigini yapmak üzere bir gün kente geldi. Kemerli ve karanlik pencereleri, derin bir avluyu çepeçevre saran yüksek tas duvarlari ile beni hep ürküten Kürkcüyan Hani'nda esegini satti. Bir hafta süreyle her gün okula, nüfus memurluguna, muhtara gitti geldi. Geceleri hanin, agzina kadar arpayla dolu tozlu odalarindan birinde yatti. Ama yasi tutmadigi için onu okula almadilar. Kimsenin okula falan gitmeyi düsünmedigi bes on haneli dag köyünde küçük çoban için vakit henüz erkendi. Kentte ise çok geç. ``Sinavlara disardan girersin'' dediler. Hiç sesini çikarmadi. Bu kez eseksiz, yayan daglara döndü.

Ertesi yil, bütün bir yaz boyu, aksamlari sürüler köye getirdikten sonra, lüks lambasinin isiginda benimle birlikte ``alfabe'' çalisti. Gündüzleri bulusamiyorduk. Çünkü sürüsünü her gün Karadag'a çikariyordu. Tuhaf bir yalnizlik duygusuyla hatirlarim o yazi. Çekirge yakalamanin bile hiçbir tadi yoktu. Yayvan ve genis vadi agustos böcekleriyle çinliyordu.

Harman sonunda, büyük çoban, onun payini ödedi ve yerine daha yetiskin, güçlü kuvvetli, üstelik bir de esegi olan bir delikanli aldi. Bir sabah vakti, uzak köylerden birinde yasayan akrabalarinin yanina gitmek üzere yola çikmadan önce biraz agladi. Çok az.

Elimden bir sey gelmezdi ki. Iste karanlik bulutlariyla güz. Oturup günlerce düsündüm. Yeryüzünü anlamakta güçlük çekiyordum. Oysa her sey, mevsimler ve agaçlar gibi gösterissiz, sakin sürüp gidiyordu. Her yil oldugu gibi koç katimini görmek için Karadag'a çikarken sorulari unutmustum.

Dagin ilk kara kayalarina ulastigimizda hepimiz saskinlikla çakildik kaldik. Karadag, kocaman bir alfabeydi sanki. Küçük Çoban, vadiden getirdigi beyaz, yumusak taslarla, bütün bir yaz boyu, dagin tüm kayalarini yazmisti. ``Baba bana bal al... Al sana bal.'' Yasamimda bundan daha büyük bir kitap okumadim.

Ilk yagmurlarla o defterin yazilari silindi ve ben arkadasimdan hiç haber alamadim. Simdi bilemiyorum, belki ilk gelen soguk geceyle bir salginin tirpani biçip savurmustur onu. Belki bir uzak Alman kasabasindadir, belki de maphus dalinda. Ama çok iyi bildigim bir sey var. O da erken açan bir kardelendi. Daha niceleri gibi. Uzun bir karkisin zulmüne ragmen. Niceleri gibi dipdiri gülümseyen.

Zaten onlarin her birini ayri ayri anlatmak olanaksizdir.

Onat Kutlar
(Bahar Isyancidir, de Yayinevi, birinci baski 1986)